Açık Mektuplar,  Tüm Yazılar

Ali’nin Özrü

Biz, ergenliğinin zirve yılları, memleketin en çalkantılı olduğu döneme denk gelmiş, şanssız bir jenerasyonuz. En ayarsız olduğumuz yıllar, toplumun ve siyasetin en sert olduğu dönemde geçti. Gerçi “Türkiye burası, tarih boyu çalkantısız bir dönemi oldu mu ki?” diye sorulabilir. Ancak geçirdiğimiz son 6-7 yılın, sosyal medyanın da çokça etkisiyle, ülkenin en sert kutuplara ayrıldığı dönemlerden biri olduğunu söyler isek, zannediyorum abartmış olmayız. Pek çoklarımız için oldukça hararetli geçti bu dönem. Örneğin ben, lise ikinci sınıfın son birkaç ayından beri ideolojik kavga veriyorum bir yerlerde. Gezi olaylarının başlatmış olduğu rüzgâra bir Anadolu Lisesi’nde yakalandım. Rüzgârın savurduğu değil, rüzgâra karşı durmaya çalışan gençlerden oldum o dönem. Saldırı değil, müdafaa hattındaydım; muhaliflerin değil, idare edenlerin tarafındaydım. Güçlü tarafta olduğum düşünülebilirdi fakat esasen bulunduğum taraf; sesini çıkarma kudreti olmayan, kültürel olarak epey bir vakit önce mağlup olmuş ve aşağılık psikolojisinden bir türlü kurtulamamış olan taraftı. Bu tarafta yer almak, karşı tarafta yer almak kadar konforlu değildi. Öyle olduğu düşünülse de kesinlikle değildi. Popüler kültüre, prim yapan söylemlere, kitlesel tepkilere karşı; duyguları, fikirleri ve inançları bastırılmış bir kalabalığın içinden çıkmış, ses çıkarmaya çalışan bir avuç insanın arasında bulunmaya talip olmak demekti bu. Bizim jenerasyon için zordu, Anadolu Lisesi’nde okuyan bir genç için çok daha zordu.

Bu sert süreç aşırı olanlarımızı daha aşırı olmaya, değer verdiğimiz şeyler her ne ise ona daha çok değer vermemize neden oldu. Doğrusu benim de Gezi Olayları’na çok şey borçlu olduğumu söylemem gerekir. Zira düzenli namaz kılmaya -onlar gibi olmamak için- o dönem başladım. Düzenli kitap okuma alışkanlığımı -onlar gibi olmamak için- o dönem kazandım. Arkadaş çevremi -onlar gibi olmamak için- o dönem değiştirdim. Gezi olayları benim için onlar gibi olmamak için bir milattı. Ben Millî Görüşçü bir ailenin çocuğuydum, onlar gibi olmak için fazla dindardı ailem; onların aileleri gibi değildi. Gezi Olayları benim için bir uyarıcı oldu ve onlar gibi olmadım. İstanbul’da, bir Anadolu Lisesi’nde, bu ülkenin klasik tedrisatından geçmek suretiyle, onlar gibi olabilir miydim? Pekâlâ olabilirdim. Normalde benim gibi olup, çevresel faktörlere maruz kalarak onlar gibi olanlar yok mu? Ziyadesiyle var. Sonradan onlar gibi olup sınırı onlardan çok daha fazla aşanlar yok mu? Muhakkak ki o da var. Konumuz onlardan biri işte, Ali. Evet bizim Ali, annesi çarşaflı olup dinimize imanımıza açık açık küfreden Ali. Evet Ali ve onun dilediği fakat “camiamızın” büyük abileri tarafından kabul olunmayan özrü.

Çocukluktan beri mimar olma hayali kuran ben, Gezi’nin ardından sosyal bilimlere yönelme kararı alarak, 2015 yılında İstanbul Hukuk’a başladım. Burası ideolojik bir karargahtı, her neviden insanın en aşırılarını burada görmek mümkündü. Öyle ki ben bu okulu kazanmak için ders çalışırken aynı okulda öğrenci olan bir terörist, Çağlayan Adliyesi’nde bir cumhuriyet savcımızı şehit etmişti. Burada kin duyulacak bolca adam vardı. Okula gelmeden önce, herkesten ne olursa olsun siyasi olaylardan uzak durma tavsiyesi alıyordum. Çünkü bu okul, bahçesinde fikirlerden çok yumrukların konuştuğu bir okuldu. Benim okula başlama dönemim de şansıma Suruç Patlaması sonrasına denk gelmişti ve okulun duvarları sarı kırmızı “Saray’ı yıkacağız!” yazan örgüt afişleri ile doluydu. Bu, hikâyenin başı için tahammül edilmesi zor bir tablo gibi görünüyordu. Burada her şey aşırıydı ve işin kötüsü ben de aşırıydım. Lafını sakınmayan, sürekli sağda-solda atıp tutan biri olarak burada kitle linci yemem hatrı sayılır bir oranda ihtimaller dahilindeydi. Her ne kadar bu yüzden başlangıçta çekimser davrandıysam da kısa sürede okulun dinamiklerine uyum sağlayıp sağda-solda atıp tutmalarıma devam ettim. Amfide, Twitter’da, okul Facebook ve WhatsApp gruplarında ya tartışma çıkaran ya da tartışmaya bodoslama dalan taraf oldum. Kimilerine göre cesur, kimilerine göre cüretkâr, kimilerine göre aşırı olan bu tavırlarım okulda bana ismen bir bilinirlik kazandırdı. Ve dolayısıyla nur topu gibi bir kısım seven ve ondan epey fazlaca sevmeyenim oldu. Aşırı insanlar fazla sevilmez bilirsiniz, aşırı insanlar tarafından da sevilmezler. Öyle ki okulun ilk dönemi aşırı gruplara tepki gösterdiği için dayak yemenin eşiğine gelen bir çocuğun yanında durmak için çağırdığım, fakat “çok tehlikeli kardeşim sen de uzaklaş” diyen filanca STK’dan adamlardan bazılarının da, dayak yemenin eşiğine gelen o aşırı çocuğun da arkamdan ağza alınmayacak laflar söylediğini duydum geçen senelerin sonunda. Hala hiç tanımadığım adamların arkamdan küfrettiğini duyar gülerim ara ara. Hiçbirinin kabahati yok ama, kabahat benim o dönemki aşırılığımda.

İşte ortam böyle bir ortamdı, ben böyle bir adamdım. Bizim Ali de Twitter kullananlarımızın adını duyduğu, bir kısım öğrencinin arkasından sövdüğü, bir kısım öğrencinin destek olduğu aşırı bir tipti. Üst dönemimdi benim ve ben de tabii ki ona sövenler arasındaydım. “Bizim Ali” diyorum ona, çünkü o her fırsatta “ben sizin Ali’yim” diyor. Benim feraceli annemle fotoğraf çekildiğim mezuniyet töreninde o da çarşaflı annesiyle fotoğraf çekilmiş. Geçen gün anlattıklarına göre abileri de uzun sakallı, tarikat mensubu kişilermiş. Hatta Ali de bir aralar onlarla birlikte tebliğ çalışmalarına falan katılmış. Acayip bir hikâye ve aslında bize uzak falan da değil. Ama onunla bir çoklarımız arasında bir fark var ki işte o Ali’nin hayattaki imtihanı: babasını erken yaşta kaybetmiş, ve muhtemelen bütün bu savrulmanın altında yatan sebep de bu. Aşırılık bir karakter biçimi ve Ali’yi bununla imtihan eden, babasını hayatından çekip almak gibi bir imtihana da tâbi kılmış onu. Herkesin hayattaki imtihanı farklı, kazananlar da malum olduğu üzre bütün bu dünya tantanası sona erdiğinde belli olacak. İşte bu bizim Ali’nin kabul olunmayan özrü, Allah’ın onu sınadığı imtihanın ilk aşamasında yediği birtakım haltlar dolayısıyla dilenmiş bir özür. O Allah dışında kimsenin affedemeyeceği ve affetme hakkı olmadığı bir günah işledi. Yeryüzüne ayak basmış ve İslam dinine zerrece muhabbet besleyen herhangi birinin ondan nefret etmesi için yeterli olan bir günahtı bu. Bu günah dolayısıyla çokça tepki gördü, linç edildi, hakarete maruz kaldı, hatta hapse bile girdi. Söylediğine göre kendine güzel bir meslek hayatı kurmak üzereydi, işinden de atıldı. Aşırılığının bedeli ona bir şekilde ödetildi ve bir şekilde sivriliklerini törpüleyip geleceğine odaklanma kararı aldı. Bütün bu olanlardan sonra haklı olarak Ali’nin peşini bırakmadık ama biz, çünkü kimse özür dilediğine şahit olmamıştı. Hepimizi çılgına çeviren laflar etmişti ve özür dahi dilemeden hayatına devam ediyordu. Ali en son dayanamadı ve uzunca bir özür metni yayınladı. Özrünü samimi bulup kabul edenler ve samimi bulmayıp çokça kabul etmeyen oldu.

Dediğim gibi Ali aşırı bir tipti. Aşırı tipler birbirini pek sevmeseler de birbirlerini aşırı olmayan tiplere nazaran daha iyi anlarlar. Dolayısıyla ben Ali’yi sizlerden daha iyi anladığım kanaatindeyim. Belirtmek isterim ki ben de aşırı bir tiptim ama ben hiçbir zaman anonim hesap açıp birilerinin değerlerine ve inançlarına hakaret etmedim, kimseyi sahip olduğu fikirler nedeniyle dışlamadım ve hatta kimseden sahip olduğu fikirler dolayısıyla nefret etmedim. Bulunduğum ortamlarda nefret dolu bakışlara, tartışma meclislerinde ad hominemlere maruz kalsam da kimseye şahsi husumet beslemedim. Ama Ali’den nefret ediyordum; fikirleri yüzünden değil, yemiş olduğu halt yüzünden. Ne zaman Ali’nin bir şey paylaştığını görsem “ne diyor bu karaktersiz” diye okuyordum hatta çok kısa bir süre öncesine kadar. Ali hikayesini paylaştı, özür diledi ve Allah korumasaydı, tıpkı pek çoklarımız gibi onun yerinde olabilecek olan ben ona karşı nefret beslemekten kendi irademle vazgeçtim.

Anadolu Lisesi’nde okumuş, bu çağın bütün ideolojik dayatmalarına maruz kalmış, popüler kültürden çokça etkilenmiş bir gençtim ben. Ali’nin yerinde ben de olabilirdim. Pek çoklarımızın şikâyet ettiği, insanın ayak bastığı her zeminin kaydığı, gözünü çevirdiği her yerin günahlarla dolup taştığı, yaşadığımız bu ahir zamanda şirazesini kaybeden ben de olabilirdim. Ben Ali’nin özrünü kabul etmeyen abilerin çoğu gibi doğma büyüme Fatihli değilim. Van’da doğdum, Ankara’da büyüdüm, İstanbul’a lise dönemimde geldim. Üniversiteye kadar bana akıl verecek “İslamcı abilerim” de olmadı. Allah kayırdı, belki dua edenim çokça idi, ve elhamdülillah savrulduğum aşırılık yanlış bir aşırılık olmadı. Olabilir miydi? Kesinlikle olabilirdi. Ali kadar aşırı olabilir miydim? Kesinlikle olabilirdim. Ali yaptıkları dolayısıyla yaşadıklarını hak etti mi? Onu Allah bilir. Peki onun gibi olsaydım onun gördüğü muameleyi görmek ister miydim? Vallahi istemezdim.

Değerli abiler ablalar, sizleri eleştirmek belki haddime değil ama şunu bilmenizi isterim ki: Türkiye ayağı her an kayabilecek yığınla Ali ile dolu. Bu Aliler bizim Aliler, başkasının çocuğu değil. Fatih’in göbeğinde, Duvardibi’nde, Somuncu Baba’da, köşe başlarındaki çay ocaklarında, İslamcı bir çevrede yetişme imkânı olmuyor bu ülkedeki bütün çocukların. Bu ülkenin çocukları Kemalist bir tedrisattan geçip “laik” bir ülkenin sokaklarını arşınlıyor. Adamakıllı bir dinî eğitim almadıkları gibi, her gün onları İslam’dan uzaklaştıracak onlarca dış etkene maruz kalıyor. “Bu gençlik nereye gidiyor?” yahut “bu z kuşağı var ya bu z kuşağı” diye konuşmanın konforlu olduğunun farkındayım. Ama dışarısı hayata sizler gibi bakmayan ve uçurumlardan aşağı tepe taklak yuvarlanma potansiyeline sahip gençlerle dolu. İnsanların özürlerinin ve tevbelerinin samimiyetini ölçmek yerine bu konforlu zemini terk edip sırtlarımıza biraz yük alsak daha iyi olmaz mı? Hayat çok kısa abiler ablalar ve bu hayatta tâbi tutulduğumuz imtihanları hangi birimizin kazanabileceği meçhul. Uzunca bir süre fahişelik yapıp tevbe etmiş kadını, ayakkabısı ile bir köpeğe su verdiği için cennetle müjdeleyen Peygamber’in (sav) dinine, müşriklerin en azılılarından olan Hâlid bin Velid’i hidayet nuru ile “Allah’ın Kılıcı” yapan İslam’a inanmıyor muyuz? Hadis-i şerifleri inkâr edenlerle canhıraş mücadele ederken “kalbini yarıp baktın mı?” sorusunun aslında bize de yöneltildiğini; Hadis-i şeriflerin sadece birilerine karşı savunulacak değil, aynı zamanda hayata da tatbik edilecek örnek uygulamalar olduğunu acaba gözden kaçırıyor muyuz? Dışarısı çok kirli abiler ablalar ve dışarısı aşırı çocuklarla dolu. Müjdeleyip nefret ettirmesek diyorum, siz ne diyorsunuz?

Belki bir gün detaylıca anlatırım, ben, ortalık Ali gibilere kalmasın diye çocukluk hayallerinden vazgeçip hukuk okumaya karar vermiş bir kardeşinizim. Size karşı açık olayım; Ali’nin samimi olup olmadığını, dürüst olup olmadığını ve hikayesinin doğru olup olmadığını ismim Furkan olmasına rağmen bilmiyorum. Bugün itibariyle Ali’ye karşı içimde ne bir sevgi ne de bir nefret var. Fakat size bir kardeşiniz olarak şunu hatırlatmak isterim: Bu Ali bizim Ali’ydi, başkasının çocuğu değil. Ali’ye biz sahip çıkamadık, başkası değil. Bu ülkenin sokaklarında, caddelerinde, meydanlarında adım atan bütün Alilerin vebali bizim boynumuzda, başkasının değil. Kur’an kurslarında büyümüş bir çocuğun savrulabildiği bu nokta içimize dert olmalı; Ali samimi ise de dert olmalı, riya yapsa da. Onun için dileğimiz tek şey hidayet olmalı; Ali samimi ise de riya yapsa da.

2 Yorum

  • Sümeyye Kaya

    İnsanın erken yaşlarında kafasında bazı meseleleri halletmesi biraz zaman alıyor sanırım. Uçlarda yaşamanın kimseye faydası olmuyor zira. Ne inandığın davaya ne insanlığa ne de sana…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir