Kötülüğün Viralleşmesi I: Televizyon Dedektifliği ve Acı Pornografisi

Sinema ve televizyon, ekransız bir hayat tahayyül edemeyecek kadar uzun bir zamandır hayatlarımızın içerisinde. O kadar uzun bir zaman ki, ekransız bir dünyayı hayal etmek yalnızca Z kuşağı için değil, Y ve hatta X kuşağı için dahi oldukça zor. Son elli yıldır insanlar adeta ekranın içerisine doğuyor; doğrular ve yanlışlar, hatta gerçekler ekranla biçimleniyor, ekranla yayılıyor. Bu durumun ekrana bağımlı bir bilinç oluşturması, ekranları bütün dikkatlerin odak noktası kılması kaçınılmaz. Üstelik gerçeklerin film, filmlerin gerçek formuna kolayca evrildiği bugünümüzü düşününce; ekranların gerçeğin tartışmasız ve sorgulanamaz temsilcisi olmasını garipsememek gerekir. Hem zaten, kanepeleri birbirine göre değil, televizyona göre konumlandırılmış oturma odalarında vakit öldüren bir toplumdan başka ne beklenebilir?

Gerçeğin film, filmin gerçek haline getirilmesi… Evet, çıkış noktamız tam olarak bu. Yaşanmış bir hikâyenin filmleştirilmesi aşina olduğumuz bir uygulama. Ama gerçeğin, dramatize edilerek gerçek öznelerinin ağzından anlatımı, tüm çıplaklığı ile ortaya serilmesi, görece yeni bir iletim yöntemi. Reyting avcıları insan tabiatının en hassas noktalarını çok iyi analiz ederek muazzam bir dedikodu aracı sundu bize: Çırılçıplak gerçek. Sokaktan geçen kişi hakkında fısır fısır konuşulan kadar, altın günlerinde kalabalığın rahatsız edici uğultusuyla konuşulan kadar, kahve köşelerinde pişti eşliğinde küfrede küfrede konuşulan kadar çıplak, çırılçıplak. Evet, bu çıplaklık hassas noktamız bizim. Şairin dediği gibi, “başka insanların ölümü en gizli mesleği” nihayetinde hepimizin.

Sinan Çetin’in “Film Gibi” programı ile girdiler ilk kez hayatımıza. Girmekle kalmadılar hatta. Etkili bir müzikle, yepyeni bir konseptle ve zorlama bir ajitasyonla bir neslin adeta aklına kazındılar. Ekranlar önünde sergiledikleri şey iyilikten başka bir şey değildi. Yıllar önce ayrılmış eşleri, birbirini hiç görmemiş kardeşleri, dağılıp gitmiş aileleri bir araya getiriyorlardı. Bu iyilik melekliği değildi de neydi? Evet, ara sıra ekrana çıkardıkları zavallılara umut tacirliği yapıp dramatik bir müzikle açılan kapıyı boş boş izletiyorlardı ama onca iyiliğin içerisinde azıcık istismarda bulunsalar, reyting toplasalar ne olacaktı ki? Evet, insanlara milyonlarca insanın gözü önünde yüzlerini kızartacak sorular soruyor, birilerinin aile sırlarını ifşa ediyorlardı, ama o kişilerin rızası da vardı ki yani. Doğruydu veya değildi ama o kadarı da haklarıydı canım! Hakları gibi görüldüğü için hiç yadırganmadı, ne kadar ahlaki olduğu sorgulanmadı. “Saygıdeğersiz” şeylerin baş mimarlarından Okan Bayülgen’in de dediği gibi, insanlar bu ucube şeyleri izlemedi, adeta içti. Sinan Çetin’in piyasaya sunduğu program, “saygıdeğersiz” diğer üretimlerle de harmanlanarak yıllar sonra yeni bir reyting paratonerine ilham kaynağı oldu. Form değiştirerek ve daha iyi bir kurguyla yeniden piyasaya sunulan bu yeni konseptin adı “televizyon dedektifliği” ydi. Televizyon dedektifliği, bir başka deyişle “acı pornografisi”.

Ulusal dedikodu üreticisi, ülkenin gündem belirleyicisi, ev hanımlarının vazgeçilmezi, gündüz kuşağının adalet savaşçısı, alternatif iddia makamı, toplumumuzun baş belası dedektiflik programları. Artık hemen hemen tüm televizyonlarda görebilirsiniz onları. Sözde bir adalet savaşının ardına saklanmış bu reyting avcılarının görevi, en şeffaf haliyle kötülüğü önünüze sermektir. Çünkü insan iyiden çok kötüyü konuşmayı, kötüyü öğrenmeyi sever. Kötülük davranışsal olarak belki iyilikten hızlı yayılmaz fakat onun kulaktan kulağa, iyilikten hızlı yayıldığı kesindir. Bu bir zaaftır ve reyting avcıları tarafından çoktan keşfedilmiştir. Kötülüğü salt kötülük olarak pazarlayıp topluma sunmak her ne kadar yine reyting kazandıracaksa da tepkiye de neden olacaktır. Bu nedenle kötülük, iyilikle perdelenmeli ve kötülüğün ekmeği iyilik aracılığıyla yenmelidir. Televizyon dedektiflerinin canlı yayında insanların gizli kamerayla çekilmiş cinsel görüntülerini izleyip, tepki gelince “ben toplumun iyiliği için bu programı yapıyorum”[1] diye ağlayarak naralar atması tam olarak bundandır. Evet, ortada bir kötülük vardır ama programın varlık amacı salt iyiliktir! Sansasyonel başlıklar, yüz kızartan sorular, “yok artık!” dedirten cevaplar sadece bundandır.

Televizyon dedektiflerinden beklenen şey, sunulan olayı izleyenlerin gözünü alamayacağı bir reyting malzemesine dönüştürmeleridir. Ancak bu iş, sanıldığı kadar kolay değildir. Bunun için öncelikle -gerçek veya kurgu- bir acı inşa etmek gerekmektedir. Bu programlarda konu edilen acılar kurgu olabileceği gibi gerçek de olabilir. Ancak esas ilgiyi çeken ve her tarafından yapaylık akan pornografi, koca bir tasarıdan ibarettir. Reyting yolculuğu, acıdan pornografiye doğru seyredecektir. Can alıcı, reytingleri zirveye ulaştıran âna gelene kadar acının/tasarının başrolüne pek çok soru sorulur, olay ve seyirci yeterince ajite edilir. Bütün bu ajitasyon, reytingin pik noktası içindir. Sorular sorulur, başlıklar atılır, bölümler geçer, hepsi o an için. Yaklaşır, yaklaşır ve işte beklenen an gelmiştir, sıra pornografidedir.

Ovuşturulan gözler ve fakat asla akmayan göz yaşları vardır bu aşamada. Rezilliğin zirve noktasını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren cevabı tekid için, bu reyting avının maestrosu olan sunucu tarafından tekrar sorulur; “annenle baban seni pazarladığı kişilerle ilişkiye girerken izliyor muydu?” Sorunun muhatabı, onaylar şekilde kafasını hafifçe sallar ve stüdyodan yapmacık bir “aaa, yok artık!” sesi yükselir. İşte bu artık acı pornografisi ile reel pornografinin birleşim noktasıdır. Reytingler doruğa ulaşmış ve aslında bütün şov tamamlanmıştır. Ancak yine de kıyıda köşede kalmış reyting kırıntılarını da toplamak adına gelecek programın reklamı için sunucunun imdadına mağdur rolü yapan yahut hakikaten mağdur olan (ki bu daha korkunç) kişi yetişerek “daha bu ne ki, gelecek programlarda daha neler neler anlatacağım!” der. Mağdur rolündeki kişi yahut daha korkuncu gerçekten de mağdur kişi, bütün kötülükleri bir anda ortaya döküp reytingi tüketmeme konusunda belli ki eğitim almıştır. Ama yine de sanki her şeyden habersizmişcesine stüdyodaki herkesin yüzüne sahte birer şok ifadesi yerleşmiştir. Sunucunun gözlerinde ise bir zafer parıltısı vardır. Çünkü kötülük, artık tüm çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. İsteyen onu bulunduğu yerden alabilir, ağzına sakız edebilir ve viral bir hastalık gibi etrafına yayabilir. (Ki pek çok insan bunu isteyecek ve yayacaktır da.) Bu sırada sunucu kameralara dönerek “bakın sevgili izleyiciler, bu programı yapma amacımız gerçekleri ortaya çıkarıp suçluların yargılanmasını sağlamaktır” der. Aslında ekran başında ufak ufak kendisine ve programına lanet eden sesleri psikolojik olarak bastırma çabasıdır bu. Başarılı da bir çabadır üstelik. Çünkü artık bu noktada sunucu adalet peşinde koşan, merhametli bir iyilik meleği; reyting için ortaya serilen kötülüğe tepki gösteren seyirci ise çarpık sistemin aşağılık müdafii çoktan olmuştur. Sunucu her anlamda bu denklemin kazanan tarafıdır. Peki ya kaybeden tarafı kimdir?

Evet, bu denklemin kaybeden tarafı kimdir? Belki de esas soru bu. İşlediği suç açığa çıkmış olan fail midir kaybeden taraf, yoksa koca bir toplum mu? İyilik için yapılan bu yayınlar mağdurun mu imdadına yetişmektedir, yoksa ev işi yapmaktan yorulmuş ev hanımlarının mı? Eğer mağdurun imdadına yetişmişse, bu yayınların çok önemli bölümlerinin(!) parça parça bölünerek “annesi nişanında bile eve erkek çağırdı!“, “annesi başkasından hamile bıraktırmaya çalıştı!”, “bir kilo patates karşılığında annesi onu kullandı!” şeklinde başlıklarla YouTube’a yüklenmesi nedendir? Bu çok önemli bilgilerin canlı yayınla sınırlı kalmaması, hap halinde toplumun televizyon izlemeyen kesimlerine de ulaştırılmaya çalışılması neden gerekmektedir? İyilik için midir yani bütün bunlar, reyting veya click için değil midir?

Evet! Burada bütün mesele iyiliktir. Bir kötülük varsa o da zaten toplumun bizatihi kendisindedir. Toplumun içinde barındırdığı kötülüğü, iyilik için ortaya seren bir program ne kadar kötü olabilir? Bütün bu rezillikler yaşanırken sessiz kalan toplum, bu programın varlık amacını değil, kendi sessizliğini sorgulamalıdır. Evet, Güngören’deki evinde sarma saran Hatice Teyze, fi tarihinde Muş’ta gerçekleşmiş bir çocuk istismarı vakasını tüm çıplaklığı ile izlemeli ve görümcesiyle günlerce bu olayı konuşmalıdır. Konuşmasının mağdura da topluma da kendisine de bir faydası olmadığı, hatta faile de bir zararı olmadığı herkesin malumudur ama olsun, konuşmalıdır. Bu olayı hap haline sosyal medyada gören çok duyarlı Twitter kullanıcısı, lanetler ederek tweetler atmalı ve içini ferahlatmalıdır. Yaptığının kötülüğü yaymaktan başka bir şey olmamasının bir önemi yoktur; o, tweet atarak vazifesini yerine getirmiştir. Vicdanlar rahatladığına göre, bir sonraki reyting avına kadar herkes sığınaklarına çekilebilir.

Bu noktada tabii ki akıllara şu soru gelebilir: Bu programların her türlü kötülüğü iyilik perdesi ile reyting malzemesi yapması, şu veya bu şekilde üstü kapanmış/kapatılmış suç dosyalarının çözüme kavuşturulmasından daha mı kötü?

Hukuka güvenin diplerde olduğu bir toplum yapısı içerisinde bu soruya cevap vermek oldukça zor. Ancak, şu hususun kafalarımızda çok net olması gerek; yaşanan vakaları açıklığa kavuşturan şey, olayların kamuoyu önünde incelenmesi değil, etkin soruşturma gerçekleştirilmesi. Etkin soruşturmayı sağlaması gereken de; acı pornografisinden geçinen televizyon dedektifliğinin önüne geçmesi gereken de devlet kurumunun kendisi. Yürütme ve yargı; medya gücü devreye girmeden, kötülük virali toplumun tüm kesimlerine yayılmadan, işlenen suçları etkin şekilde soruşturup adil yargılama ortamı sağlayamadığı için, ortalık sahte kahramanlara kalıyor. Televizyon dedektifleri de haliyle otorite boşluğundan yararlanarak etkin şekilde soruşturulmayan vakaları reyting malzemesi haline getiriyor. Ev hanımı Hatice Teyze’ye, kahvedeki Mehmet Dayı’ya, Twitter fenomeni Nesibe’ye ve influencer Buse’ye ise bu viralleşmiş kötülüğü yaymak düşüyor.

Bu denklemin kaybedeni kimdir bilinmez ama kazananının kim olduğu aşikâr. Değil mi?


[1] https://odatv4.com/guncel/fulya-ozturk-o-elestirilere-aglayarak-yanit-verdi-218171

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir