Müslümanlığından Utan(dırıl)mak

Geçtiğimiz günlerde, ülkenin köklü eğitim kurumlarından bir üniversitenin misafir öğretim üyelerinin isimleri ve dış görünüşleri, yani milliyetleri ve buna bağlı dini kimlikleri gündem oldu. Bir anda, faşist bir delinin kuyuya attığı taş yankısını binlerin klavyesinde buldu. Maskeler düşmese bile şöyle bir aralandı, iyi de oldu.

Türk akademisinin güzide kurumlarından birinin, “kılık kıyafetiyle bir bilim yuvası için son derece uygunsuz olan yabancı uyruklular” tarafından işgal edildiğine dair kötü niyetli bir tespitti gündemi başlatan. Öyle ya, bu öğretim üyelerinin ne milliyetleri ne de bir bakışta anlaşılabilecek dini kimlikleri saygın bir üniversite için kabul edilemezdi.

Karşı hamle olarak, bu kimselerin alanlarında ne derece yetkin oldukları, akademik başarıları kalem kalem sayıldı. Kürsülerini hak ettiklerine dair belgelerle konuşuldu, savunma hattı kuruldu, itirazlar yükseldi bu çirkin ve sığ ötekileştirmeye karşı. Bunca hırgürden sonra üniversitenin kendisi de kurumsal hesabından benzer bir açıklama yapmak zorunda kaldı hatta.

İşte tam bu nokta, durup, esasında neye karşı neyi savunduğumuzu da düşünmemiz gereken yer. Kime, kimlere karşı neyi, nelerin olabilirliğini ve dahi olduğunu savunduk biz? Müslüman insanların da akademide var olduklarını mı, alanında uzman ehil yabancı misafir üyelerin batıdan olduğu kadar “doğu”dan da gelebileceğini mi, sakal özelinde inanç özgürlüğünün bu inanca uygun giyinme ve görünme hakkını da kapsadığını mı, bunların hepsini birden mi, daha fazlasını mı?

Tüm bu saldırı- savunma hattı bana bir noktada sanki bir şeyleri “Müslümanlığa rağmen de mümkün” tonunda savunuyormuşuz gibi hissettirdi. Öteki olmayı sineye mi çekmiştik?

Akademik başarılarından dolayı bulundukları pozisyonu HAK ettiklerini ama evrensel bilimsel tarafsızlık ilkelerine BİAT ederek kılık- kıyafetlerini de düzeltmelerinin gerektiğine dair yorumlar, bizzat Müslüman kimseler tarafından dile getirildi. Bu seslerin ardındaki kabul görme, örtülü mahcubiyet ve hoş görünme kaygısının izini sürmek güç değil.

Bugün bir hocanın, sakalının uzunluğu Müslümanlığını ele verdiği için eleştirilmesi, yarın başörtüsünün de dini kabulleri açık ettiği için Kamusal alanda kabul edilemez bulunacağının habercisi değil midir? Daha doğru şekilde soralım, bugün böyle küçük ve yapay bir gündemde ayyuka çıkan sesler, mazinin tanıdık sesleri değil mi?

Yine yakın tarihli, örnek bir başka gündem: “tesettürlü çevirmen hanım kızımız”.

Ülkenin ana muhalefet partisi lideri, bazı diplomatik görüşmelerde cumhurbaşkanına tercüman olarak eşlik eden hanımefendiyi hedef alarak suçladı, yarın hesap vereceğinin altını çizerek. Aynı pozisyonda bir erkek veya tesettürsüz başka bir kadın olsaydı, ona da böyle hadsizce parmak sallanabilir miydi, pek mümkün görünmüyor.

Nihayet esas soru belki de şu olmalı: Biz, Müslümanlar olarak bir yerlerde varken, durduğumuz yeri hak ettiğimizi neden birilerine izah etmek zorunda kalıyoruz? Müslümanlık aklanması gereken, eğilip bükülmesi gereken bir kimlik mi ki, haşa. O zaman, ne had ve hakla savunma cephesini bu çizgiden çekmemize sebep olabiliyorlar?

Bu soruları bir kere sormaya başlayınca, kaçınılmaz olarak insan gözünü kendi yaşantısına da çeviriyor.

Bir hocama e-posta atarken hayırlı kelimesini kullanmaktan imtina ettiğimi, metni iyi günler dileyerek bitirdiğimi fark ettim. Başka bir hocamın yanından aceleyle ayrılmam gerektiğinde, sebebimin namaza yetişmem gerektiğini, vaktin geçtiğini söylemekten kaçınmamda olduğu gibi. Bu tercihlerimdeki bilinç durumu ise tartışmalı. Akademinin steril ve seküler kurallarını bilinçsizce içselleştirmiş de olabilirim, tarihsel sürecin ve iktidar ilişkilerinin farkında bir bilinçli-bilinçsizlik haliyle “kimliğini olabildiğince nötr tut” savunma pozisyonuna geçiyor da olabilirim. Netice pek değişmiyor.

Geçen sene, yüksek lisans tezinde teşekkür kısmında Rabb’e şükür ve Resulullah (s.a.v)’a selam eden biri taşa tutulmuştu mesela.[1] Bilimsellikle çeliştiği ve etik olmadığı iddia edilmişti.

Kişinin varlığı ve inançları, önce dilinde vücut bulur. Wittgenstein “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” der. Bireyin varlığının ve taşıdığı özün izleri dilindedir. Hal böyleyken, dilimizi filtrelemek kim olduğumuza ve inançlarımıza ihanet değil midir?

Vurgulamakta fayda var, bu durum salt akademiye özgü bir olgu değil. Siyasette, iş mülakatlarında, alışveriş merkezinde, hastanede, sosyal ortamlarda. Her türlü ilişkinin bu tür bir tahakküme gebe olduğunu söylemek abartı olmaz.

Bugün düşüncelerimizi muhataplarının hoşuna gidecek şekilde sunmak, yarın aynı kişilerin hoşuna gidecek şekilde düşünmemizin önünü açar. Malumun ilamıdır ki taviz ancak daha fazla tavizi doğurur, taviz verdiğimiz yerlerden aşınır ve bir gün nihayet tükenir, yenik düşeriz.

Hasılı, günün sonunda, bir şekilde Müslümanlığımızdan utandırılıyoruz. Daha doğru ifade etmek gerekirse, bizden utanmamız ve haddimizi bilmemiz isteniyor. Bunun ne derece farkında ve kabulündeyiz, Allahualem ancak kamusal alanda Müslümanca var olmak ve var kalabilmenin tek yolu amasız fakatsız, oyunun kurallarına boyun eğmeden, inandıklarımıza göre yaşamamız, elimizle, dilimizle, oturduğumuz masalarla, geçtiğimiz sokaklarla.


[1] “Bizlere hakîkiyye önerme kurmanın mümkün olduğunu bildiren Rabbimize hamd-u sena olsun. Aklın tek başına doğruluğunu idrâk edemediği önermelerin, hakk olduğunu bize haber veren Resule salat ve selam olsun. En güzel medihler, nazil olduğu ilk günden beri dinin anlaşılıp yaşanması için cehd-ü gayretle cihad etmiş/eden Rasulullah’ın âline, ashab-ı kirâmına ve ulemaya olsun. Rabbim onlarla birlikte haşr eylesin.” (M.Maşuk AKTAŞ, Nasîrüddîn Et-Tûsî’de Nefsü’l-Emr Problemi: Mutâbakat Teorisi Bağlamında Bir Değerlendirme)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.