İnsanlar olarak bir şeyin dikkatimizi celp etmesi için o şeyin ilgi alanımıza dahil olması, bizim için bir şeyler ifade etmesi ve anlam dünyamızda bir karşılığının bulunması gerekir. Nitekim bizler, sadece içinde bulunduğumuz maddî dünyaya değil, aynı zamanda bir anlam dünyasına da sahip bireyleriz. Davranışlarımız her ne kadar maddî dünyaya birer hareket olarak yansısa da bu hareketlere yüklenen anlamlar fizikî dünyaya ait değildir. Örneğin güzel konuşmak ile hakaret etmek arasında fiziksel olarak bir fark yoktur. Her ikisi de ağızdan çıkan sözlerdir. Ancak bunlar fiziksel olmak bakımından birbiriyle aynı olmasına karşın güzel konuşmayı iyi, hakaret etmeyi ise kötü kabul ederiz. Dolayısıyla bizden sadır olan hareketlerimiz fizikî dünyanın bir parçası olmasına rağmen, bu hareketlerimizi fizikî dünyanın dışına çıkaran onlara yüklediğimiz anlamlardır. Peki bizler anlam dünyamızı nasıl inşa ederiz? Ya da her şeyden evvel şu soruyu soralım: “Anlam dünyasına sahip olan biz, kimiz?”

Kim olduğumuz hakkında düşünmek yalnızca bize, yani insanlara ait bir özellik. Çünkü ancak insan olarak adlandırdığımız varlık tabii akışın içinde durup bu akışta ne ifade ettiğini sorgulayacak farkındalığa sahiptir. Bir leylek neden göç ettiğini durup düşünmezken, bir aslan ceylanlarla barış yapmayı düşünmezken, insan amacına giden her şeyi hatta kendisini bile sorgulayabilir. Onu o yapan yaşamaya dair bu farkındalığıdır. İnsan fark eder ve fark ettiği şeyin peşine düşer. Bu koşuşturmaca, yaşadığı şeyleri anlamak ve anlamlandırmak adınadır. İşin başında ilk önce anlamak gelir. Ardından yaşadığı olayı anlamlandırmaya başlar. Anlamlandırmak dediğimiz şey, “Niçin böyle bir şey yaşadım?” ya da “Neden böyle bir şey benim başıma geldi?” gibi sorulara cevap vermek, bir nevi içinde bulunduğumuz ân ile yüzleşmektir. Tam da burada insan kaçmaya meyleder. Bu öylesine bir kaçıştır ki kişi burada adeta görünmez olmak, kendi içinden veya dışarıdan gelen bütün seslere kulak tıkamak ister. Halbuki insan, ne kadar kaçarsa kaçsın yaşadığı olayı anlamlandırmadan bir sonraki aşamaya geçemez. Geçtim zanneder; oysa ki yaşadığı şeyi sadece gerisinde bırakmıştır. Zaman geçer, yaşanmışlıklar birikir. Ne vakit bu yaşanmışlıklara bir anlam verirse geçmişteki fiillerine anlam katmış, farkındalığını artırmış olur. Böylelikle yaşanmışlıklarımız, anlamlandırdığımız tecrübeler olarak kayıtlarımıza geçecektir.

Artık gerçekleşen olaylar karşısında hem yaşadığımız tecrübelerden hem de kendi doğrularımızdan -değerlerimizden- hareketle karşılık vermeye başlarız. Bu sebeple sahip olduğumuz değerler, bizleri gerçekliğin karşısında yapay tepkiler vermekten korur. Burada yapaylıktan kasıt, kişinin kendi içinden gelerek değil de zoraki bir şekilde eylemesidir. Sadır olan davranışta ona ait -ondan- olan bir şey yoktur. Halbuki “kendiliğin” olmadığı bir eylemi üstlenmek veya sahiplenmek mümkün değildir. Çünkü sahiplik ancak içinde “ben”e (kendiliğe) ait şeyler bulduğumuz davranışlar için söz konusudur.

İnsana ait bir başka özellik de kendisinden sadır olan fiillerin, değer içerikli fiiller olmasıdır. Zira insan, sadece irade etmekle yetinmez aynı zamanda irade ettiği davranışlara ihtiyarı, yani iyilik ve kötülük anlamlarını da dahil eder. Bu nedenle insanın davranışları şeklen diğer canlılara benzese bile, değer bakımından onlardan farklılaşır. Çünkü ihtiyar, akıl olmadan ortaya çıkabilen bir şey değil; yalnızca akıl sahiplerinin fiillerine katabileceği bir anlamdır. O halde “biz kimiz?” sorusunu, “akıl sahibi varlıklarız.” şeklinde yanıtlayabiliriz.

Şimdi ilk sorumuza dönelim: “Anlam dünyamızı nasıl inşa ederiz?” Bu soruyu “değerlerimizi neye göre oluştururuz?” şeklinde sormak da mümkün. Çünkü değer verdiğimiz şeylerin bizim için bir anlamı vardır. Aslında neye değer vermemiz gerektiğini belirlerken yanılma ihtimalimiz yüksek. Çoğunluğun değer verdiği bir şey mi bizim için değerli olacak yoksa azınlığın değer verdiği bir şey mi? Ya da bir şey faydalı olduğu için mi değerli olacak? Bu soruları artırmamız elbette mümkün. Ama bizim buradaki amacımız değer verdiğimiz şeyin gerçekten değerli olup olmadığı üzerinde düşünmek. Yani bu benim için değerli derken buradaki değeri neye veya kime göre belirliyoruz? Örneğin bizim için üstün olan şeyler gerçekten biz onu üstün gördüğümüz için mi öyle yoksa toplumsal olarak üstün kabul edildiği için mi? Oysa ki biz, hakikate şahit olduğuna inandığımız Hz. Peygambere şahitlik etmekteyiz. Biz değeri çoklukta görürken o, bir şeyin az ama devamlı yapıldığında değerli olduğunu vurgular. Ya da bizler yardım etmek için güçlü sebepler ararken o, içten bir tebessümün bile sadaka olduğunu haber verir. Bu durum -yani Hz. Peygamber ile bizlerin değer anlayışının farklılaşması- bize bir şeyi anlamlandırırken ölçüt olarak neyi benimsediğimizi sorgulatmalıdır.

İnanan birer birey olarak var isek; inançlarımız, aynı zamanda değer verdiğimiz şeylerdir ve tercihlerimizi belirleyici bir etkiye sahiptir. Eğer tercihte bulunurken inançlarımızı ve değerlerimizi tercih ettiğimiz şeye yansıtmıyorsak neye göre tercihte bulunuyor ve karar verirken gerekli ölçütlerden geçtiğine nasıl kani oluyoruz? Öyleyse ya değer verdiğimiz şeyler gerçekten bizim için değerli değildir -ki bu değer verdiğimiz şeyler hakkında yanıldığımız anlamına gelir- ya da değer veriyoruzdur ama eylerken seçici davranmıyor, ölçülü davranmaktan uzak kalıyoruzdur. Çünkü ölçütlerimiz, beraberinde ölçüt olarak benimsediğimiz şeyleri de içerir. O halde ilk olarak neye-niçin değer verdiğimizi sorgulamamız gerekir. Bu sorgulama bizi yanılmaktan korur. Değer verdiğimiz şeylerin bizim için neden değerli olduğunu anlamlandırdığımız vakit yapmamız gereken ikinci şeyse, davranışlarımıza ve tercihlerimize bu anlamı katmak, yani ölçülü davranmaktır. Bu, bizleri aynı zamanda seçici davranmaya da teşvik edecektir.

Bütün bunlardan sonra artık farkındalığı artmış olan insan, değer yitimine maruz kalmamak için zinde bir bilinçle hareket edecek; böylece bu da insanî olana tekabül edecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir