Cruelty-free (CF), bir ürünün üretim sürecinin hiçbir aşamasında hayvanlar üzerinde deney yapılmamasını ifade ediyor. Bu yüzden CF etiketine sahip markalar takipçileri nazarında “ilkeli ve tercih edilmesi gereken” kuruluşlar sayılıyor. Benim bu kavramla tanışmam üniversiteye başladığım döneme denk geliyor. Ortamın genel havasından olsa gerek, herkes birbirine kendi etik kaygılarını ve doğrularını tavsiye ediyordu. Kimden ne şekilde dinlediğimi hatırlamıyorum ama CF konusundaki hassasiyet beni kolayca ikna etmişti. Bir tarafta korkunç eziyet videoları vardı, diğer tarafta bunları yapmamayı misyon edinmiş güzide markalar, “zulümsüz hava sahası!” Önümde hiç de zor olmayan bir ikilem vardı, ki etik olan apaçık ortadaydı. Neyse artık etik dedikleri bu put.

Tıbbi araştırmaları bir kenarda bırakarak sıkı bir CF kullanıcısı olmuştum. Sadece benim zevkim ve güzel görünme çabam için neden hayvanlar telef edilecekti, neden kendimi bu korkunç zincire dahil edecektim ki? Hem zaten piyasa derya denizdi ve neredeyse her şeyin ikamesini bulmak mümkündü. CF etiketli bir ürünü kullanırken iyi bir şeyler yaptığına dair bir vicdan rahatlığı da yaşıyordun. Yetmiyordu, etrafındakileri ‘daha doğru olana’ sevk ediyordun. Seni ciddiye almayanlara karşı müthiş bir ahlaki üstünlük hissediyordun üstelik. Misler gibi bir günah çıkarma yoluydu bu aslında. İnsan alelade bir üründen daha fazla ne bekleyebilirdi ki?

Bu altı boş aktivizmi sekülerleşme üzerine okumaya başlayıp da tercihlerimi, daha doğrusu beni bu tercihlere iten saikleri, sorgulamaya başlayana kadar sürdürdüm. Hayatın sürekli bir tercihte bulunma döngüsünden ibaret olduğunu düşünmeye başlamıştım. Üzücü olan şey, tercihlerimi şekillendiren birçok şeyin dünyevi kaygılardan ibaret olmasıydı. Kur’an ve Sünnet merkezli düşünce perspektifi zihnimde günden güne solmuş, yerini modern kavram ve parametrelere bırakmıştı. Artık gündelik hayattaki sorularıma cevap ararken seküler paradigmanın içinde dolaşıyordum.[1] Zaman geçtikçe de Allah rızasını gözetmeyi hayatımdan bir kaygı olmaktan çıkartmıştım. Hareketlerimi şekillendiren motivasyonlar yabancı ve yapaydı. İşte tam bu nokta, durup sorgulanması gereken yerdi; Allah için değilse kim için ve ne için?

Yazının başına dönelim.

Hayvan deneyleri endüstri devrimi sonrasında gelişen tekniklerle korkunç boyutlara varmış bir olgu. Doğayı bir deney sahası, laboratuvar kabul eden materyalist aydınlanma düşüncesi insanı doğanın efendisi addeder ve “her tecavüzü hak görür”.

Batı düşüncesinin seyrinde önemli bir yeri olan Descartes’a göre, Tanrı tarafından hayvanlara ruh verilmemiştir ve bu eksiklikleri sebebiyle hayvanların makineden bir farkı yoktur, acıdan bağıran hayvanlar bozuk ve tamire muhtaç eşyalardır.[2] Descartes’in töz kavramına dayanan bu kategorizasyonu, esasen her türlü eziyete meşruiyet kazandıracak ve bunları normalleştirecek bir söylemdir. Nitekim kendisinden sonraki bilimsel çalışma metod ve normlarını doğrudan etkilemiştir. Hal böyle ve hayvan deneyleri zaten modernizm ile doğmuş bir sorun iken, ortadaki tutarsızlığı reddedip çareyi aynı ideolojiden beslenen yeni akımlarda aramak abesle iştigal değil midir? 

Aslında İslami ölçüleri yeteri kadar iyi bilmediğimiz ve de hayatlarımıza tatbik etmediğimiz için bu tür modern fikirler bize cazip geliyor. Halbuki İslam’da hayvan hakları bugünün çok ilerisinde bir hassasiyetle, pek çok ölçü ile ele alınmış. Beni çok etkileyen iki örnek var. Birincisi, Hz. Peygamber’in, bir ineğin sağılırken incinmemesi ve zarar görmemesi için sağım işini yapanın tırnaklarının kesilmesini[3] tavsiye etmesidir. İkincisi ise, Efendimiz aleyhisselamın Medine’ye geldiğinde develerin hörgüçlerini diri diri kestiklerini görünce “hayvan diri iken ondan kesilen şey leş hükmündedir, yenmez”[4] buyurmasıdır. Birinci örnek bugünün sağım teknikleri dikkate alındığında oldukça çarpıcı, ikinci örnek ise bölge halkının hayat tarzı ve alışkanlıkları düşünüldüğünde küçümsenmeyecek derecede etkili ve yenilikçidir. Örnekleri çoğaltmak mümkün, varmak istediğim netice ise oldukça basit. Hayvanlar üzerinde keyfi eziyet ve işkenceye benim zaten bir Müslüman olarak dinimin emri üzerine karşı durmam gerekir. Bu karşı çıkış için yeşil bir etiketin, sevimli bir tavşanın takipçileri arasında olmaya ihtiyacım yok.

Daniele Hervieu- Leger’e göre din, geleneğin kutsallığına dayanan bir kolektif hafıza zinciri olduğundan sekülerleşme de modern dönemde bu hafıza zincirinin kesintiye uğramasıdır. Literatürde sekülerleşmenin çok fazla tanımı ve karşılığı var fakat ben bu hafıza vurgusunu ayrıca kıymetli buluyorum. Bizi bir şeylerden men eden, bir şeylerin karşısında durmamızı emreden kaynakları unutmamız, Kur’an ve Sünnet’in gündelik hayatlarımızdan silinmesi ile çok tabii bir boşluk açılıyor. Hareketlerimize yön vermesi gereken asli kılavuzlarımız ile bağımızın kopması da bizi başka şeylerin yönlendirmesine ve manipülasyonlara açık hale getiriyor.

Benzer başka bir akım: Zero-waste: Kabaca çöpsüzlük ideali, atıksız hayat diyebiliriz.  Hayatının her anında çöp çıkartmama misyonu ile tetikte yaşamayı teşvik ediyor bu hareket. Tetikte kelimesini, bu hayat tarzının çarpıklığına dikkat çekebilmek için bilerek seçtim. Bu fikre göre yediğin mandalinanın kabuğundan kullandığın peçeteye kadar, tükettiğin ne varsa çöpü için tetikte olmalısın; 70 metrekare evinde kompost* yapmalısın, köyde değilsin ve karpuzlarını yedireceğin ineklerin yok ama bunlar bahane değil. Bir karış balkonunda kompost yap, yumurta kabuklarından deterjan yap, kabağın lifinden sünger yap, ne olursa olsun, yeter ki bir şeyler yap ve ahlaklı hisset. “Just do it,” çünkü sen çağının rezilliklerinden ve günahlarından sorumlusun. Kirli suyunu dahi denize boşaltmaktan çekinmeyen endüstri devleri değil, sen suçlusun iklim krizinden.

Karbon ayak izi, çevre kirliliği, plastiğin zararları vs. envai çeşit gerekçesi var, amenna, hepsi kıymetli ve doğru. Peki, seni çöplerini azaltma konusunda motive etmesini beklediğin şey modern ve popüler bir akım mı olmalı? İsraf üzerine sayısız emri olan, savaşta dahi toprağa, ağaca saygıyı emreden güzide İslam, sana ihtiyaç duyduğun misyonu verecek aktiflikte ya da güncellikte değil mi ki?

Kaygılarımızın deforme olduğu başka bir örnek, satın aldığımız markalara karşı kayıtsızlığımız. Hepimizin aşina olduğu ve kolayca alışveriş yaptığı popüler bazı markaları düşünelim: H&M, Inditex grubu, Zara, Pull&Bear, Bershka… Hepsi Asya ülkelerinde çocuk işçilerin emek sömürüsü üzerine yükselmiş imparatorluklar. Bu markalar binlerce çocuğun, kadının, emekçinin gözyaşları ve kanları ile lekelenmiş. Bizler birer Müslüman olarak ucuz ekolojik kaygılarına mi yoksa kullandıkları siyahi manken ile tüm insanlığı kucaklamalarına mı tav olacağız? Neden emek sömürüsü üzerine kurulmuş şirketlerin iki yüzlülüğünü besleyelim; hele ki bunun karşısında, çok daha kaliteli yerli markalar varken, içlerinden bazıları senede yüzbinlerce yetime sponsor olurken, işçisinin hakkını ve tesettür ihtiyaçlarımızı gözetirken, kaliteli ürünü erişilebilir fiyatlarla piyasaya sunarken…

Tüm bu akımların, hareketlerin, aktivizmlerin bir örtülü ideolojisi var. Bunu reddetmek safdillik olur. Hepsi birer paket halinde ana akım haline geliyor. Milyonlarca takipçisi ve taraftarı ile kendi kutsallarını inşa edip sonra da bunları pazarlıyor. Bir Müslüman olarak, kullanacağım sabunu seçerken helal içerik olmasından önce CF etiketini kontrol etme ihtiyacı duyuyorsam, bu denklemde yanlış bir şeyler vardır. Bir şeyleri yitirmişimdir. Yazık ki kaygılarım deforme olmuştur ve bunlar sekülerleşmeden ayrı düşünülemeyecek gerçeklerdir.

Tüketeceğim şeye gerçekten ihtiyacım olup olmadığı, üreticisinin ahlaklı bir tacir olup olmadığı, menşeinin neresi olduğu, sözgelimi meşruiyetini reddettiğimiz İsrail ile arasında organik bir bağ olup olmadığı, ya da kuruluş misyonu olarak hangi organizasyonlara destek verdiği gibi envai soru türetip kendimi frenleyebilecekken ezbere, klişe aktivizmler ile bir yere varamam. Bugün CF etiketi arayan gözlerim yarın vegan sertifikası da arar. Dediğim gibi, bunlar birer paket program.

Bitirmeden şunu açıkça belirtmekte fayda var. CF ürün tercih etmek, hayvanların zarar görmesini istememek, atıksız hayatı teşvik etmek ve geri dönüşümü desteklemek tabii ki kötü istekler ve tercihler değil. Ya da halihazırdaki büyükbaş sektöründen, kafes hayvanlarının eziyet görmesinden rahatsız olup et tüketmemeyi tercih etmek yargılanması gereken, suçlanacak şeyler tabii ki değil. Aksine, Müslüman olmanın gereği olarak kullandığımız ürünlerin helal olmasının yanında üretim şartlarından da sorumluyuz. Fakat fark etmemiz gereken şey, bu hassasiyetlere sahip olmak için modern seküler hareketleri takip etmeye ihtiyacımız yok.

Ezcümle, hayırlı olan, tüketim pratiklerimizin Müslümanlığımızdan ayrılmaması ve bu bilincin her anımıza sirayet etmesidir. Tercihlerimizin önünü ve ardını sorgulamak, bununla beraber dinin ölçülerini hatırlamak ve bu ölçülere göre yaşama çabası, bize sağlam bir hareket zemini sağlayacaktır. Unutmamamız gerekir ki sadece yaptıklarımızdan değil, bunları niçin yaptığımızdan da mesulüz.


[1] Bu başka bir tartışmanın konusu ama şu kadarını söyleyebiliriz ki üniversitedeki fikir kaosunun ve insan çeşitliliğinin genç bir dimağın eksen kayması yaşamasında etkisi çok büyük, bu yüzden kimler ile çay içtiğin, kimlerin masasında yemek yediğin çok önemli.

[2]     Rene Descartes, Söylem, Kurallar, Meditasyonlar, çev. Aziz Yardımlı,İdea Yayınları & “Descartes’in Hayvanlara Bakışı Üzerine Bazı Düşünceler”, Burak Esen

[3]     Kettani, et- Teratib, II, 369

[4]     Tirmizi, Sayd, 12/1480

*Kompost, her türlü organik atığın bir araya getirilerek, çürütülmesi sonucu elde edilen doğal bir gübreleme yöntemi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir