Arabistan çöllerine bir nur gibi inip bedevi bir toplumdan asr-ı saadet toplumu inşa eden Peygamber (sav), yeryüzündeki misyonunu tamamlayarak ahirete irtihal etmişti. On yıllar boyu kabile savaşlarıyla, zulüm ve haksızlıklarla birbirini kırmış bir toplumu yirmi üç senede bir ahlak toplumu haline getiren kişi artık yoktu, bu toplum O’nsuz ne yapacaktı? O’ndan öncesi koca bir karanlıktı, peki ya sonrası? Sonrasını inşa etmek o toplumun ileri gelenlerinin vazifesi idi. Rasulullah Aleyhisselam’ın haklarında övücü sözler söylediği bu insanlar, O’ndan sonra işlerin nasıl yürümesi gerektiği konusunda asırlara örneklik teşkil edecek işler yapmalıydı. İşte bu zorlu görev, ilk olarak Rasulullah’ın hasta iken namazları kıldırmasını istemek suretiyle işaret ettiği en yakın arkadaşı tarafından üstlenildi.  Hz. Ebubekir, “halife” sıfatı ile çıktığı ilk hutbede, sahabelere hitaben şunları söylemişti: “Ey insanlar! Ben sizin ilim ve kemâlce en üstün olanınız olmadığım halde sizin başınıza geçmiş bulunuyorum. Allah’ın emrinde ve Peygamberin yolunda yürüdüğüm müddetçe bana itaat ediniz. Bu yoldan saparsam beni uyandırınız. Sapık yolda ısrar edersem bana itaat etmeniz lazım gelmez.”

Bu sözler, o topraklarda ve belki de yer yüzünde daha önce duyulmamış sözlerdi. Bir devlet başkanı, lider, halife, şarta bağlı da olsa topluma “kendisine itaat etmeme” hakkı vermişti. Devlet başkanına itaat etmeme hakkı, olacak iş değildi. Üstelik bu hak, kâğıt üzerinde bir filozof tarafından değil, bizzat devlet başkanı tarafından tanınmıştı. Onun, tebaaya vermiş olduğu bu hak, ondan tam 10 yüzyıl sonra John Locke tarafından “direnme hakkı” olarak nitelenecek ve “insan hakları” anlayışının temel dayanaklarından biri sayılacaktı. John Locke; Hz. Ebubekir’den, fıkıhtaki “zalim hükümdara itaat edilir mi?” tartışmalarından, İslam toplumlarında fikri ve fiili olarak var olmuş “hurûc alessultan” kurumundan haberdar mıydı, bilinmez. Ancak şu söylenebilir ki, John Locke’dan epey süre önce otorite-özgürlük dengesi, Hz. Ebubekir tarafından “şeriata uymayana itaat edilmez” denerek çizilmiş ve otorite nasslar ile yani hukuk ile kayıtlanmıştır.

Bu tür -mıştır, -miştir hükümleri, yaygın kabullere dayanıldığını düşündürebilir. Fakat bilinen kadarıyla, yanlış ise lütfen düzeltin, bugüne kadar Hz. Ebubekir’in ilk hutbesinde söylemiş olduğu bu sözlere, kimse burada yüklenen anlamları yükleyip bu sözler üzerine bir “insan hakları anlayışı” kurmaya çalışmadı. Sadece bu söz özelinde değil, genel olarak insan hakları, modern çağ Müslümanları tarafından temellendirilmesi gereken bir anlayış olarak görülmedi. İnsan hakları meselesi Müslüman hukukçular ve ilahiyatçılar tarafından genellikle “yahu insan hakları bizde zaten vardı, bakın işte Veda Hutbesi’ne!” şeklinde karşılanarak geçiştirilmeye çalışıldı, çalışılıyor. Fakat fiiliyatta bu mesele, bu kadar kolay açıklanabilecek bir mesele değil. En azından, insan hakları kavramının üreticisi ve tabii sahibi olan Batılılar, ürettikleri bu kavramı böylesi basit ifadelerle açıklamak yerine, alakalı-alakasız pek çok fikre, metne ve tarihi olaya dayandırıyorlar. Dayandıkları bu temel üzerinden bir “insan” kabulü oluşturuyor ve oluşturtukları o insana, hak ve özgürlük tahsisinde bulunuyorlar. Bizler ise onlarla ortak bir tarihe, geçmişe ve yaşanmışlıklara sahip olmadığımız halde, ürettikleri insan haklarının bizde zaten var olduğunu iddia ederek onların fikirlerine eklemlenmeyi tercih ediyoruz. Problem de burada başlıyor.

Müslümanlar olarak pek tabii insana insan olması hasebiyle verilmiş hakları, İslam dininin en güzel şekilde sunduğuna iman ediyoruz. Pek tabii İngiltere’de, kadınlara 19. yüzyılın ortasında verilmiş olan mülkiyet hakkının, İslam dinince 7. yüzyılın başlarında tanındığını; Batılılarca köleliğin kötü bir şey olduğu 19. yüzyılın sonlarında fark edilmişken, İslam dinince taa 12 yüzyıl önce köle azat etmenin teşvik edildiğini beyan edecek, Veda Hutbesi’nin Magna Carta’dan çok daha eski ve çok daha esaslı bir insan hakları metni olduğunu deklare edeceğiz. Fakat bunun için modern bir insan hakları doktrinine, bu alanda yapılmış kapsamlı temellendirme çalışmalarına ve bilimsel değer atfedilebilecek akademik metin üretimlerine ihtiyacımız var. Yoksa çevremizdeki Müslümanları tatmin edecek hamasi metinler üretmek çok da zor değil. Zor olan, nitelikli üretimler yapmak olduğu için, bu alanda yapılan çalışmalar, ortalama bir vaizin, Cuma günü cemaate anlattığı hikayelerden ileri gidemiyor. Metinler basit ve derinlikten uzak olup temellendirmeler de doğru yapılmayınca karşıt görüşü bir yana bırakın, Müslümanların kendileri dahi “zaten…” söylemlerine küçümseyerek bakıyor. Şu soru kayda değer bir soru: Madem insan hakları bizde de vardı, o zaman Müslümanların ortaya koyduğu en “modern” uluslararası insan hakları metni sayılabilecek “Kahire Bildirgesi” neden Batılı uluslararası insan hakları metinlerinin kötü bir kopyası olarak vücut buldu? Bu “kopyacı” insan hakları anlayışı bizleri nereye sürüklüyor; aslında Müslüman cemiyetinin, geleceğine dair sorgulaması gereken en önemli şey bu.

Hemen hemen herkes, çevresindeki insan hakları savunuculuğu yapan Müslümanların “garip” tutumlarını, meselelere yaklaşımlarındaki tutarsızlıkları, manipüle edilmeye her an açık oluşlarını ve devlet kurumuna bakış açılarındaki aşırılıkları gözlemlemiştir.  Çevresinden bu tür bir gözlemi olmayanlar, 90’lı yılların başında kurulmuş, İslami camiaya ait sivil toplum kuruluşlarının zaman içerisinde savrulduğu durumu inceleyebilir yahut Millî Görüş çizgisinden gelip de bugün terör örgütleri ile iltisaklı bir partide ve o parti çizgisindeki sivil toplum kuruluşlarında faaliyet yürüten isimleri araştırabilir. Aslında kaçınılmaz bir sonuç bu. Çünkü düzgün temellendirilmeyen her düşünce savrulup gitmeye; kendi aklı ile düşünmeyen herkes, ödünç aldığı akla sahip olanlara benzemeye mahkûm. Bundan dolayı bugün, Müslümanlar olarak yaşadığımız “insan hakları” krizinin temelinde, temellendirilmemiş ve bodoslama girilen insan hakları mücadelelerinin yattığını söylememiz gerek. Yıllarca İslami STK’larda hak savunuculuğu yapmış babaların çocukları, “LGBT hakları insan haklarıdır” söylemleri ile piyasaya çıkabiliyor; Kabe’ye hakaret etmiş marjinal öğrenciler tutuklandığı için, Müslüman çocukları, “kutsalıma hakaret edilmesi, onun değerini düşürmüyor” diyerek göz altına alınmayı göze alabiliyorlarsa dönüp bu noktaya nasıl geldiğimizi sorgulamamız gerek.

İçerisinde bulunduğumuz “insan hakları krizinden” çıkmanın tek yolu; sosyal bilimlere tepeden bakmayı bırakıp “zaten…”lerimizi doğru temeller üzerine oturtmak ve gerekli olduğu noktada kültürel kodlarımızdaki problemlerle yüzleşip “mümkün” bir müşterek zemin için mücadele etmek. Aksi halde bir gün “paramparça İslam yurdu, kim çizmiş bu sınırları” diyenler, başka bir gün “peki neden Kürtlerin self determinasyon hakkı yok?” diye sorabilir; dün “İslam devleti” naraları atanlar, bugün “katil devlet!” diye sokaklara dökülebilir. Feminizmin, veganizmin, homoseksüelizmin -sözde- İslâmi formları görünürlük kazanabilir; Müslümanlar, asla desteklememeleri gereken ideolojik uluslararası metinleri çözümün yegâne yolu olarak görebilir ve savunabilir. Bizlere ise bu hazin tabloyu izlemek ve sırası gelince bize ait olmadığı halde sistemine eklemlendiğimiz insan haklarından “vurulmak” kalır.

2 thoughts on “İnsan Haklarından Vurulmak

  1. İnsan haklarının İslami yorumu endişesi ile kaleme aldığınız ve böyle başladığınız yazıyı, LGBT fobisi, veganizm karşıtlığı, Boğaziçi öğrencilerine hapis şakşakçılığı gibi tuhaf ve tam da bir Müslüman’a yakışır bir yerde sonlandırmış, böylece bir Müslüman’dan insan hakları savunucusu çıkmayacağını fiilen göstermişsiniz. Kaleminize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir