Bu yüzyıla “bir adam yaratmak”

Televizyonlarında son dakikaları eksik olmayan bir ülkede yaşıyoruz. Alt yazılarda geçen haberler hayatımızı esir alıyor. Siyasi gündemin yoğunluğuyla boğuşurken dünyada neler döndüğünü ve neler tartışıldığını gözden kaçırıyoruz. Kaçırmıyorsak da tartışmaların gündelik siyasete taalluk eden kısımlarını alıyor, geri kalan parçaları çöpe atıyoruz. Halbuki bilinen adıyla şeytan, Goethe abimizin deyişiyle Mefistofeles ayrıntıda gizli. Şimdi sizlere okuduğunuz zaman meşhur karikatürdeki dayımız gibi “ne diyo ya bu?” diyeceğiniz enteresan şeylerden bahsetmeye çalışacağım. Aslında hepimizin az buçuk fikrinin olduğu ama pek ihtimal vermediği “uçuk” şeylerden. Öncelikle belirteyim ki komplo teorilerinden ben de sizler kadar hazzetmiyorum. Ancak düne, bugüne ve yarına dair bütüncül gözlem yaptığı zaman, özellikle bu çağda, ister istemez garip farkındalıklara varıp karamsarlığa kapılabiliyor insan. Bu yazının amacı aslında geleceğimize dair artık ciddi ciddi gündemimize almamız gerektiğini düşündüğüm bir senaryoyu sizlerle paylaşmak.

Yaratma idesinin insanın var olduğu dönemden bu yana varlığını sürdürdüğünü ve insanlık tarihinin gelişiminde geniş bir yer tuttuğunu, yaratmak kelimesine karşı duyulan bütün ön yargılara rağmen, peşin peşin ifade etmek gerek. Hatta daha ileri giderek insanlık tarihinin aslında yaratma idesi sayesinde oluştuğunu da söylemeliyiz. Bilindiği üzere “yaratıcılığın” insanlar ile diğer canlıları ayıran en temel özelliklerden biri olduğu kabul ediliyor. İnsanlar, hayvanlardan farklı olarak ellerindeki malzemelerle yeni ve belki de daha önce hiç görülmemiş şeyler üretebiliyorken hayvanlarda bu özellik mevcut değil. Mevcutsa da çok sınırlı. Örneğin bir kuşun üretebileceği şey en fazla bir aşiyan, bir arının doldurabileceği ancak bir kovan olabilir, çünkü yaratıcılıkları bununla sınırlı. İnsanın yaratıcılığının sınırı ise bugünün insanınca henüz keşfedilebilmiş değil. Çünkü bilimin devamlı gelişim halinde oluşu, modern insanı yaratıcılık konusunda sürekli daha fazlasına teşvik ediyor. On yıl önceki araba modelleri ile bugünkü araba modellerini kıyaslayınca dahi bu gelişim fark edilebilir. Bugün gelinen noktada insanların hayatlarını kolaylaştıran binlerce aletin ve aracın, akla hayale sığmayacak silahların ve hatta bazı organların yapaylarının üretilmesi söz konusu. Fakat insan bu noktada da durmuyor, insan bedenini taklit etme çabasıyla yapay sinir ağları geliştirerek yapay zekalı, insana benzeyen robotlar üretmeye çalışıyor. Belki de buna, yaratma idesinin vardığı son nokta: yaratılmış olan insanın kendi gibi bir varlık yaratmaya çabalaması, meteoroloji uzmanına ayar veren abimizin tabiriyle “Allah’ın işine öykünmesi!” diyebiliriz. Peki insan bu noktaya 21. yüzyılda mı vardı, yoksa bu öteden beri var olan bir hastalık mı, biraz bunu inceleyelim.

Bilinen kadarıyla insan yaratma fikri ilk olarak Sümerler’de görülmüştü. Sümerler’in inancına göre insanları Nibiru isimli gezegenden gelen, genel olarak insan şeklinde fakat beş metreye yakın boyu olan Annukiler adında uzaylı bir millet yaratmıştı. Hatta günümüze tamamı ulaşmayan meşhur Sümer destanı; Annukiler’den birinin, yarattıkları insanlar arasından bir kadınla ilişkiye girmesi sonucu doğan yarı tanrı Gılgamış’ın hikayesini anlatıyor. Sümerlerdeki yaratma fikrinin somut olmadığını, daha çok mitolojik olduğunu kabul etmek gerek. Fakat tarihte somut olarak insan yaratma fikri ve kastı ile hareket eden insanların da olduğu biliniyor. Lise birinci sınıfta Kimya dersinin ilk konusu olarak Simya işlenir. Çünkü bildiğimiz gibi Simya, Kimya biliminin öncülü olarak kabul edilir. Simyacıların en temel uğraşları felsefe taşına ulaşmak, değersiz madenleri altına çevirmek ve ölümsüzlük iksirini keşfetmektir. Bunların yanında Simyacıların bir kısmı insan üretimiyle de ilgilenmiş. Üretmeye çalıştıkları insanın özel bir ismi var: Homunculus.

Homunculus; Latince bir isim, Türkçe’ye “insancık” olarak çevriliyor. Günümüzde Homunculus dendiği zaman akla gelen birkaç isim var. Bunlar arasında önemli iki isim Paracelsus ve Goethe. Paracelsus 16. yüzyılda yaşamış, yaşadığı çağın en önemli bilim adamlarından ve modern tıbbın kurucusu sayılan isimlerden biri. Her ne kadar modern bilimin kurucusu olsa da bugün pek modern görülemeyecek bazı işlerle de uğraşmış, Homunculus da onlardan birisi. Kendisi “On the Nature of Things” isimli kitabında uzun uzun nasıl insan yaratılacağını anlatmış. İnsan spermini alıp at gübresinin içinde bilmem kaç gün bekletiyormuşsun, orada bir yaratık oluşuyormuş, o yaratığı kırk gün boyunca insan kanıyla besliyormuşsun, en son ortaya minyatür bir insan çıkıyormuş falan filan. Bu çabanın 16. yüzyılda kaldığını düşünmeyin, bugün için halen denenen birtakım Homunculus deneyleri mevcut. Hatta Youtube’da dahi tavuk ve deve kuşu yumurtaları ile yapılan pek çok Homunculus deneyi bulabilirsiniz. Sahiden kuluçkaya yatırılınca ortaya garip garip yaratıklar çıkıyor şaşırtıcı bir şekilde, fakat evde denemeyin derim, zira vebaldir…

Goethe’nin Homunculus’u ise nasıl bir şey olduğu konusunda pek fikrimizin olmadığı bir yaratık. Kitabı okurken şahsen ben bir gaz bulutu olduğu izlenimine kapılmıştım. Nasıl üretildiği hakkında kitapta herhangi bir ayrıntıya yer verilmiyor. Faust’un öğrencilerinden biri olan Wagner, Homunculus’u laboratuvar ortamında üretiyor ve onu insan olmayı öğrenmesi için doğaya bırakıyor, hakkında edinebildiğimiz net olan tek bilgi bu. Zaten kitapta Homunculus’a çok fazla yer verilmiyor, yalnızca bu yaratık insan üretimi bir “insancık” metaforu olarak ara ara karşımıza çıkıp tiratlarını bize arz ediyor.

Bilim kurgu türünün ilk örneklerinden biri olan Mary Shelley’in Frankenstein’da da benzer bir olay söz konusu. 13 yaşında doğa felsefesine merak salan Dr. Frankenstein; Cornelius Agrippa, Albertus Magnus ve az önce bahsettiğimiz Paracelsus’un yazdığı simya kitaplarından ziyadesiyle etkileniyor. Bütün uyarılara rağmen simyaya olan bu merakından vazgeçmiyor. Üniversite eğitimi için gittiği Ingolstadt’ta, Paracelsus’un formülünden daha farklı bir şekilde, mezarlıklardan topladığı insan kemiklerinin de marifetiyle bir yaratık “yaratıyor.” Yarattığı bu yaratıktan çirkin ve kaba saba görüntüsü nedeniyle tiksinerek onu sokağa atıyor. İnsanlar tarafından kabul görmeyen çirkin yaratık gittiği her yerde dışlanıyor, hakarete ve saldırıya maruz kalıyor. Hikâyenin sonunda yarattığı yaratık, dünyaya getirmek ve çirkin olduğu için sokağa atmak suretiyle ona karşı büyük bir kötülük yaptığını düşündüğü için Dr. Frankenstein’dan bütün sevdiklerini öldürmek suretiyle intikamını alıyor.

Bu aslında bugün için bize uzak olmayan, bu yüzyılda çekilmiş pek çok filmde ana tema olmuş, fazlasıyla tanıdık bir hikâye. Lafı nereye getirdiğimin anlaşıldığını düşünüyorum. Yine de devam edeyim, bu noktada bir felaket senaryosundan bahsedeceğiz; Matrix’teki, Terminatör’deki, Spielberg’in Yapay Zeka’sındaki ve benzer içerikteki pek çok filmdeki ana fikirden, felaket senaryosundan. Evet sorumuz şu: “Robotlar dünyayı ele geçirecek mi?” Bu soru aslında yeni bir soru değil. 1966 yılında geliştirilen ve Turing testini geçen ilk yapay zekâ programlarından biri olma özelliğini taşıyan ELIZA isimli chat robotuna da o zamanlar bu soru sorulmuş. ELIZA soruya soruyla karşılık vermeyi tercih ederek; “Do computers frighten you?” diye cevap vermiş. Bu soruyu bir süredir “should” kipi ile kendime sormadan edemiyorum; “Bilgisayarlardan korkmalı mıyız?”

Son dönemlerde oldukça popülerleşen Yuval Noah Harari isminde bir tarih profesörü var, hepimiz tanıyoruzdur kendisini. Sapiens, Homo Deus ve 21. Yüzyıl için 21 Ders isimli üç kitap yazdı birkaç sene içerisinde. Bu kitaplar bir nevi üçleme niteliğinde. Bütüncül olarak ele alındığında, kendisinin geçmişe dair evrimci kabulleri esas alarak olası bir gelecek kurgusu oluşturduğunu söylemek mümkün. Hatırlayacaksınız, Harari’nin üç yıl önceki Davos Zirvesi’nde yaptığı konuşma tüm dünyada geniş bir yankı uyandırmıştı. Aslında bu konuşma Homo Deus isimli kitabının bir özeti mahiyetindeydi. Yaptığı konuşmadan yalnızca üç anahtar kavramı seçip elimize aldığımız takdirde kitabın içeriği hakkında fikir sahibi olabilmemiz mümkün: doğal seçilim, dijital diktatörlük, organik yaşamdan inorganik yaşam sürecine geçiş. Yuval Noah Harari tüm kurgusunu evrim üzerine yaptığı konuşmasında özeten şunu söyledi; kendisine göre “Homo Sapiens” türünün dünyadaki vadesinin dolmasına çok az kalmış. Homo Sapiens’in oluşumu binlerce yıl sürmüş fakat Homo Deus’a yani “dahi insana” geçiş o kadar uzun sürmeyecekmiş. Kitabında da öngördüğü yakın gelecekte üç tip yaratık söz konusu olacakmış; bunlar bizim gibi basit insanlar, makinelerle bütünleşerek evrim geçirmiş yarı robot yarı insan olan Homo Deus’lar ve Homo Deusl’arın ürettiği yapay zekalı robotlar. Harari’ye göre bizim gibi basit insanlar, teknolojiyi reddederek kabuğuna çekilen bir azınlık olacakmış. Çoğunluğu ise zaman içinde ölümsüz olan yahut çok çok uzun yaşayacak olan Homo Deus’lar ile robotlar oluşturacakmış. Doğru düzgün basit insan olmadığı için, dünyada basit insanların “ihtiyacı” olan demokrasi ve insan hakları gibi kavramlara da ihtiyaç duyulmayacakmış. Anlayacağınız Harari’ye göre Matrix ile Terminatör kırması bir dünya bizleri bekliyor.

Bu senaryo gün geçtikçe kulağa olabilirliği yükselen bir senaryo gibi geliyor. Biz henüz tartışmaların uzağında olsak da bugün ABD’de, Avrupa’da ve Uzak Doğu’da ciddi şekilde robotlara verilebilecek olası kişilikler üzerinden teorilerin ortaya koyulduğu akademik metinler üretiliyor. Bugün dünyanın pek çok yerinde yapay zekalı seks robotlarının satışı yapılmakta. İnsan vücudu ile bütünleşik hologram telefonlar üzerine ciddi çalışmalar yapılıyor. Çin’de ve Rusya’da vatandaşlara çip takma doğrultusunda planlar ve uygulamalar söz konusu. Belki de Person of Interest, Westworld, Black Mirror gibi dizilerle bu yakın geleceğe hazırlanıyoruz. Belki de distopya olarak gördüğümüz pek çok kurgu aslında gelecekte karşılaşacağımız olguları barındırıyor. Şu an Hollandalı doktorların üzerinde çalıştığı yapay anne rahmini ilk olarak Matrix’te görmüştük. Matrix de muhtemelen Cesur Yeni Dünya’dan esinlenmişti. Ne dersiniz, popüler distopyalara soyut anlamlar yüklemeyi bırakıp artık bu eserleri potansiyel gelecek senaryoları olarak mı okumalıyız? 1984, Harari’nin bahsettiği dijital diktatörlük olamaz mı? Bilemem, ama bana pekâlâ olabilir gibi gelmeye başladı.

Mary Shelley; tanrılardan sadece onların kullanımına özgülenen ateşi çalıp insanlara hediye ettiği için, Zeus tarafından Kafkas Dağlarına zincirlenerek cezalandırılan Prometheus’a nazire yaparak kitabına “Modern Prometheus” ismini vermişti. Zira Frankenstein da tanrının “yaratma” vasfını ondan almış ve karşılığında tanrı tarafından, ürettiği yaratık vasıtasıyla tüm yakınlarının öldürülmesi suretiyle cezalandırılmıştı. Belki de bugünün insanının ürettiği yapay zekâ robotların insan hayatına oluşturacağı tehlike dolayısıyla yarın bu hikâye de Batılılarca “Postmodern Prometheus” olarak nitelendirilecek; biz ise kendi literatürümüzü kullanarak bunu “helak” olarak adlandıracağız. Belki de Lut kavminin, Âd kavminin, Semûd kavminin edildiği gibi bizler de helak edileceğiz. Allah bilir.

Popüler kültür ürünlerini ve edebi eserleri çok fazla önemseyerek karamsarlığa kapılmak makul bir tutum olarak görülmeyebilir. Fakat günümüz dünyasının karanlık bir geleceğe doğru hızla ilerlediği konusunda şüphe etmemek gerek. Yapay zekalı robotlar dünyayı ele geçirmeyecekse bile bu robotları ve içerdikleri yazılımları kullanarak dünyamızı birilerinin ele geçireceğini söylememiz kesinlikle abartı olmaz. İnsanlık olarak büyük bir felakete koşar adımlarla ilerliyoruz. X ve Y kuşağı ve Z kuşağının bir kısmı geçiş sürecine gözleriyle şahitlik ettiği için üç aşağı beş yukarı içinde oturttuğu inanç dolayısıyla belki teknolojinin gücüne kapılarak bilim gibi sahte ilahlara tapınmayacak. Ancak gelecek nesillerin, yani çocuklarımızın ahir zamanı iliklerine kadar hissedeceği bir yüzyıl bizleri bekliyor. Tehlike hızla yaklaşıyor, peki buna hazır durumda mıyız?

Wagner’in Homunculus’u dünyaya getirdiği anda Mefistofeles de tesadüfen laboratuvardaydı. Kısa bir süre sonra Homunculus kendisini “yaratan” bilim adamına yol yordam göstermeye, şeytana ise akıl vermeye başlamıştı. Bunun üzerine Mefistofeles seyircilere dönüp şöyle söylemişti:

“Köle oluruz sonunda
Kendi yarattığımız yaratıklara.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir