Tüm Yazılar

e-lenen Hayatlar İçin e-Oruç

Oruç; “bir şeyden uzak durmak, ona karşı kendini tutmak” olarak tanımlanır. “Belirli kimselerin belirli zamanlarda belirli davranışlardan belirli amaçla uzak durması” şeklindeki açıklamasıyla Serahsî bu tanımı daha anlaşılır hale getirmiştir.

e-Oruç yani ‘elektronik oruç’ tabiri, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi hocalarından Prof. Dr. İlhan İlkılıç’ın Diyanet dergisinin Mayıs 2018 tarihli 329. sayısında yayımlanan yazısı ile literatüre ve gündeme girdi.

Kabaca belirtmek gerekirse yazının amacı, özellikle Ramazan ayında dünya ile ilişkilerin asgariye indirilip ahirete yönelik amellerde azami bir gayret ve dikkatte bulunulması gerektiği konusunu, cep telefonu ve internet kullanımı üzerinden yeniden okumaya, değerlendirmeye çalışmak ve hatırlatmaktı.

Sükût Orucu

Bilinen anlamının yakınlarında duran ama yeniden yorumlanan bir oruç gündemine, yıllar önce bir gençlik kampı organizesinde günlük programda gördüğüm ‘sükût orucu’ ile rastlamıştım.

Birkaç gün olarak planlanan buluşmanın tanışma, kaynaşma, kitap tahlili, film analizi, falanca gündem maddesi, sunumlar, tanıtımlar vb. gibi uygulamalarından biri de 15 dakika sürecek olan tamamen susma, hiç konuşmama aralığı idi.

Sükût orucu gibi bir ifade, ilk defa karşılaşanlar için gerçekten ‘hayret verici’ ve ‘şaşırtıcı’ bir başlıktı. e-oruç konusunun en önemli tarafının ‘dikkat’ ve ‘ilgi’ çekici unsurlara sahip vasıflar taşıması olduğuna vurgu yapmak istiyorum.

e-Oruç kavramı da birçoğumuzun sıklıkla duyduğu “teknoloji / internet bağımlılığı” başlığından çok da farklı bir yerde durmuyor aslında. İçerik benzer olsa da ‘söylem’deki ‘orijinal olma’ farklılığı, mesajınızı ‘ilgi’ ve ‘dikkat’ çekici bir noktaya, yeni bir reyting alanına taşıyor.

En bariz farkı belki de şurada; “teknoloji ve internet bağımlılığı ile mücadele” ifadesi zamanla aşınan ve yıpranan bir noktaya geldi. Teknoloji, internet, bağımlılık, mücadele gibi kelimelerin bir araya gelerek vermek istediği mesaj, toplumsal farkındalık oluşturma ve bireylerin dikkatini çekme gibi amaçlar, bilhassa ve öncelikle gençlerin gündemine, akıllarına taşınmak istenen başlıklar arasındaki hayati konumunu kaybetti.

Z Kuşağı

“Z Kuşağı” tartışmalarını merkeze alarak ve onlara atıf yaparak devam etmek gerekirse, 2000 sonrası doğumlular, alışılmıştan farklı tonlarda ve frekanslarda bir dil kullanıyor. İletişim denince kendilerine özgü ve özel, biraz daraltılmış, bolca sulandırılmış ‘yeni’ olmasa da gıcır görünen, kelimelerden ziyade kısaltmaların hâkim olduğu, emojilerin olmazsa olmaz kabul edildiği bir üslubu kullanmayı seçiyor, seviyor.

Hal böyle iken e-Oruç kavramı nerede duruyor, neler vaat ediyor, hangi yaraya merhem olmaya çalışıyor, kimlere nasıl sesleniyor gibi soruları sorarak isabetli bir kavramlaştırma olarak karşımızda duran bu tabiri biraz daha yakından tanıyabiliriz.

Kavramı kavrama çabamızda, Prof. Dr. İlhan İlkılıç’ın yazının başında değindiğimiz ilgili makalesine dönüyor ve içeriğini yani eleştiri ve tekliflerini incelemek istiyoruz.

Madalyon

İlkılıç’ın ilk ifadeleri sürekli gelişen ve yenilenen bir teknolojinin varlığından bahsederek bunu aslında bir madalyona benzetebileceğimiz fikrini veriyor. Bir yönü ‘kolaylık’ diğer yönü ‘problem’ olarak karşımızda duran bir madalyona sahibiz.

İstatistikler madalyonun iki yüzünü de ortaya koyuyor. We Are Social grubu tarafından 2017 yılı verilerine göre yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre Türkiye nüfusunun %60’ı yani neredeyse 50 milyonluk kısmımız günlük ortalama üç saatten fazla bir süreyi sosyal medya hesaplarında geçiriyor.

Dikkat edin! İnternet genelinde değil, sadece sosyal medyada geçirilen süreden bahsediliyor.

Konuya biraz daha yukarıdan baktığımızda ve günlük internet kullanımı süresine göz attığımızda karşımıza yaklaşık yedi saatlik bir süre çıkıyor. Ülke nüfusunun yarısının günün üçte birlik dilimini sadece internete ‘harcadığını’ düşünmeye çalışmak belki kolay ama anlamaya çalışmak hiç de öyle değil.

Bu insanların günde 8 saat uyuyup 8 saat de işyerinde, dairede mesai yaptığını hesaplarsanız geriye kalan son 8 saatlik dilimde kendilerini de ailelerini de komşu, akraba, arkadaş, muhtaç kimseler gibi ilgi ve yardım bekleyen çevrelerini de çevrimiçi meşguliyetler yüzünden ‘ihmal’ ettikleri sonucuna ulaşırsınız. İstisnalar kaideyi bozmaz diyelim ve istatistiklerle konuyu anlamayı sürdürelim.

Ortalama Hayatlar

33 ülkenin muhatap alındığı bir başka araştırma (Global Mobil Kullanıcı Araştırması) sonuçlarına göre Türkiye, günde en sık cep telefonuna bakan insanların yaşadığı ülke konumunda. Ruslar 37, Almanlar 38, Türkler ise günde 78 kez telefonuna bakıyor.

Ortalama 13 dakikada bir aklımız ve elimiz telefona gidiyor. Gece uyumadan önce uzanıp yatak keyfi yaparken telefonunu eline alan milletler sıralamasında da birinciyiz.

Tablonun her tarafı karanlık değil. Sevindirici rakamlar da var. En azından %66’mız telefonu haddinden fazla kullandığımızın farkında ve %50 kadarımız da “bu durum karşısında bir şeyler yapmam gerekiyor” düşüncesine ulaşmış vaziyette.

Görüldüğü üzere gittikçe ‘e-lenen’ bir hayata doğru gidiyor, götürülüyoruz.

Hüsran Cepte

Röntgenimizi çektirdiğimize ve durumumuzu anladığımıza göre şimdi tekliflere geçebiliriz.

e-Oruç kavramının mucidine göre yapılması gereken ilk şey “öncelikle farkına varmak” ardından da “buna bir tavır almak”. Bu, e-oruç ile mümkün. Çünkü asra yemin olsun ki insan hüsranı cebinde taşıyor. Lakin aşağıdaki ve benzeri tekliflerin hakkını vermeye çalışanlar müstesna;

-Kilometrelerce ötede yaşayan ve hayatımız boyunca karşılaşma, buluşma ihtimalimizin çok zayıf olduğu, hayranlık bağıyla bağlandığımız insanların peşine düşüp saatler harcamaktansa her gün muhatap olduğumuz çevrelerden birileriyle hemhal olmak.

-Vakitlerin israf edilip beyinlerin uyuştuğu oyunlarda level atlamaktansa nefsimizi tezkiye yolunda güzel ahlak kariyeri yapmak.

-Oyun bile olsa sürekli insan öldürmek yerine aile ve evladımızla meşgul olup gerçek oyunlar oynayarak onlara yaşamı ve yaşamayı öğretmek, birlikte yaşamak.

-Boynumuzu eğip şeker patlatmaktansa boynu bükük bir yetime şeker gibi tatlı tebessümler sunmak.

-Gece-gündüz çalışarak biriktirdiğimiz parayla son model telefonlardan birini alarak ‘cool’ görünmek yerine gece ve gündüz ibadetlerini artırmayı dert edinerek ‘kul’ olmak.

-Cep telefonunda bugün kaç adım attığımıza baktığımız kadar gün boyunca iyilik ve güzelliğe ne kadar yaklaştığımızı da hesaplamak.

-Layk biriktirip yorum almak yerine, takdir kazanıp dua toplamak.

-Uçsuz bucaksız internet deryasında saatlerce online olmak yerine, rahmeti sonsuz Rabbimizle her an kalben çevrimiçi kalabilmek.

-Hiç tanımadığımız insanlar arasından yeni takipçiler bulmak yerine, yüz yüze görüştüğümüz kimselerin bizi severek takip etmelerini sağlayıp onlara örnek olabilmek.

Kıvılcım

İlkılıç, şeytanların zincirlendiği Ramazan ayında e-oruca niyetlenenlerden, belirledikleri mobil iftar vaktine kadar tuttukları e-oruç boyunca kendilerine “internet ve cep telefonu kullanmaya ne kadar ihtiyacım var” sorusunu ‘samimiyetle’ sormalarını istiyor.

Normal zamanlarda üç öğün yediğimiz yemeklerden Ramazan ayı boyunca nasıl da vazgeçebildiğimiz örneğini, bir mukayese imkânı ve cesaret noktası olarak göz önüne getirmemiz gerekiyor.

Ramazan ayı gerçekten de aranan kararlılık için bir kıvılcım olma özelliği taşıyor. Yani bu işe girişilecek ve bu iş başarılacaksa en müsait zaman Ramazan olarak bir fırsat gibi karşımızda duruyor.

e-oruca niyet ettikten sonra internet ve telefon kullanım sürelerini her seferinde ‘ihtiyacımız olduğu kadar’ prensibine göre ayarlıyoruz.

Tasarruf edilen süreleri, her biri bir ibadet hükmünde olan okumak, yazmak, dinlenmek, sıla-i rahim, dua, zikir, tefekkür, muhasebe, ders, gönüllü faaliyetler gibi dünya ve ahiret saadetimiz hususunda lehimize olacağını umduğumuz, adı size kalmış nice amellerle dolduruyoruz.

e-Oruç da Bizi Görecek mi?

Araştırmalar, kişiden kişiye değişmekle birlikte e-oruç uygulamasının günlük azami 13 saatlik bir zaman dilimini bizlere geri kazandırabileceğini, depresyon belirtilerini azalttığını ve böylece herkesin daha sağlıklı, verimli alışkanlıklarla meşgul olması için büyük bir avantaj sunduğunu müjdeliyor.

Ceyhun Özdemir’in “Niyet Ettim Sosyal Medya Orucu Tutmaya” başlıklı, kısa ve bir günlük sayfası kadar doğal blog yazısını okumanızı tavsiye ederim. Meselenin kolaylık ve basitliğine şahit olmak size cesaret verecek, iştahınızı açacaktır.

Son olarak, iradeyi güçlendirici ve hedefi on ikiden vuran bir cümle reçete edelim hafızalara: “Yapacağın ilk hayır, şerri terk etmek olsun.” der, Hasan el Benna.

e-orucumuzun can simidi, mobil iftarımızın besmelesi olsun bu cümle.

Kaynakça

İlhan İlkılıç, e-Oruç, Diyanet Dergi, Mayıs 2018, sayı 329

Ali İhsan Yitik, Oruç, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt 33

İsmail Hakkı Polat, Sosyal Medya Bağımlılığından Diyetle mi, Oruçla mı Kurtuluruz?

Cameron Sepah (Çev. Bilal Aytekin), Dopamin Orucu 2.0: Teknolojiyi ve Sosyal Medya Bağımlılığını Neden ve Nasıl Azaltmalısınız? (https://evrimagaci.org/dopamin-orucu-20-teknolojiyi-ve-sosyal-medya-bagimliligini-neden-ve-nasil-azaltmalisiniz-9172)

Ceyhun Özdemir, Niyet Ettim Sosyal Medya Orucu Tutmaya (https://ceyhunozdemir.com/niyet-ettim-sosyal-medya-orucu-tutmaya/)

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir